Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages

Tiroit Bezi

Omurgalıların çoğu, boyunda yerleşmiş iki tiroit bezine sahiptir. İnsanda bu iki bez kaynaşarak tek bir bez oluşturmuştur. Omurgalı tiroitlerinin farinksin ön keselerinden evrimleştiğini gösteren deliller vardır. Bu keseler, muhtemelen başlangıçta, ağızdan girip solungaçlardan dışarı çıkan su akımları içindeki besinlerin süzüldüğü kanallar olarak işlev görüyordu. Omurgalılarda gelişmelerini sürdüren keseler, ondan sonra farinksle olan tüm bağlantılarını kaybedip hem yapısal hem de işlevsel olarak sindirim sisteminden bağımsız hale gelmişlerdir. Bu ortak bir evrimsel olayın-görünürde ilgisiz işlevi olan bir atasal yapıdan yeni bir yapının gelişmesi- sadece bir örneğidir.
Seneler önce, guatr olarak bilinen ve tiroyitin çok büyüyüp boyunun şiş ve deforme görünmesine yol açan bir durum, dünyanın İsviçre Alpleri ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyük Göller bölgesi gibi yerlerinde çok yaygındı. Guatr, çoğu zaman bir grup başka belirtilerle bağlantılı olarak görülür. Bunlar: Kuru ve şiş deri, saç kaybı, obesite (şişmanlık), normalden yavaş kalp atım hızı, fiziksel tembellik ve zihinsel yavaşlık. Bu durum için herhangi bir neden bilinmiyordu. Sonra, 1883’de tiroyitin hiçbir mühim işlevi olmadığına inanan bir İsviçreli cerrah, hastalarının bir kısmından bu bezi çıkarttı.
Bu hastaların çoğu, boyunun şişmesi haricinde, guatrla ilgili tüm belirtileri gösterdiler. Sonuçlar, normal tiroyitin bu belirtileri önleyen bir kimyasal salgılıyor olması gerektiğine işaret ediyordu.
Tiroyiti bulunmayan ve aşırı büyümüş tiroyite sahip hastaların aynı belirtileri göstermelerindeki gariplik, ancak guatrda ortaya çıkan anormal bezin, büyük ebadına rağmen çok az hormon salgılamasıyla açıklanabilirdi. 1890’larda guatrlı ya da hipotiroidizmin diğer belirtilerini gösteren hastalar, tiroyit özütleri enjekte edilerek ya da dietlerine küçük koyun tiroyiti parçaları ilave edilerek başarıyla tedavi ediliyordu. Fakat henüz hipotetik tiroyit hormonunun kendisine ait daha özel bir şey bilinmiyordu. 1896’da bir Alman kimyacısı E. Baumann, tiroyitin vücutta varlığı daha önce bilinmeyen bir element olan iyot taşıdığını keşfetti. Fakat O’nun buluşu yeteri kadar dikkat çekmedi.
1905’de Western Reserve Üniversitesi’nden David Marine, Clevland’de bir çok insanın guatrlı olduğunu fark etti. Köpeklerin de yüksek bir yüzdesi guatrlıydı. Marine, guatrların yiyecek ve suda yeteri kadar iyot bulunmamasından kaynaklanıp kaynaklanmadığını merak etti. Gözlem hayvanlarının suyuna az oranda iyot eklendiğinde guatrlar ve diğer belirtiler kayboldu. 1916’da Marine; bu uygulamayı, Akron Ohio’da yaklaşık 2500 okul öğrencisi üstünde denedi. Çocuklara iyotlu tuz verdi. Kontrol olarak kullanılan diğer 2500 çocuğa ise iyotsuz tuz verildi. Belli bir süre sonra, iyotlu tuz alan çocuklar arasında sadece iki guatr yakasına rastlarken, kontrollerden 250’sinde guatr gördü. Her ne kadar şüpheci bir toplumu ikna etmek seneler aldıysa da, en sonunda iyotlu tuz kullanımı yaygınlaştı ve şimdi artık Birleşik Devletler’de ve Avrupa’da, topraktaki ve sudaki iyot yetersizliğinden kaynaklanan hipotiroidizm çok ender olarak görülmektedir.
Bir tiroyit hormonu, şimdi tiroksin ya da T4 olarak biliniyor, 1914’de izole edilip 1927’de laboratuvarda sentezlendiğinde, iyota olan gereksinim daha iyi anlaşıldı. Bu hormonun dört iyot atomu taşıyan bir amino asit olduğu kanıtlandı. Ondan sonra, tiroksine benzeyen; fakat sadece üç iyot atomu taşıyan bir başka tiroyit bileşiği bulundu.
Triyodotironin ya da T3 adı verilen bu madde, tiroksinden üç ile beş kat daha aktiftir; fakat daha küçük miktarlarda salgılanır. Hedef hücreler üstünde fiilen aynı etkileri gösterdiklerinden, çoğu zaman “tiroyit hormonu” ya da TH adı altında birlikte düşünülürler. TH’nın en tipik tesiri, vücuttaki dokuların çoğunda oksidatif metabolizmada hızlanmayı uyarmaktır. Yağda çözünebilen hormonun hücre zamlı doğrudan geçtiği ve gen ifadesini değiştirici tesir yaptığı düşünülür. Sonuçta TH, mitokondrideki solunum enzimleri de dahil olmak üzere bazı enzimlerin sentezinde artışa yol açar ve bunlar da bazal metabolik hızm (BMH) yükselmesini sağlarlar.
Hipertiroidizm -TH’nın aşırı salgılanması- tahmin edebileceğiniz şu bir çok belirtiyi ortaya çıkartır: Normalin üstünde bir vücut sıcaklığı, aşırı terleme, yüksek kan basıncı, kilo kaybı, uyarılabilirlikte artış ve kas zayıflığı. Çok tipik bir belirtiye daha yol açar ki, bunu tahmin edemeyebilirsiniz, çünkü normalden yüksek bir metabolik hızla açık bir bağlantısı yoktur. Bu belirti, göz kürelerinin dışarı fırladığı ekzofitalmiadır. Her ne kadar hipetiroidizm kimi zaman antitiroyit ilaçlarla kontrol edilebilirse de, daha sık uygulanan tedavi yöntemi, bezin bir kısmının cerrahi olarak uzaklaştırılması ya da radyoaktif iyotla kısmen tahrip edilmesidir.
Hipotiroidizm -hipertiroidizmin tersi- dietle iyot yetersizliği yerine tiroyit bezinin iyi çalışmamasından kaynaklandığı zaman, tiroyit hormonu verilerek tedavi edilir. Hastalığın tedavi edilmemesi, özellikle yenidoğanlarda çok ciddi sorunlar yaratır. Anormal bir gelişme gösteren bu kurbanlara kretin adı verilir. Bunlar cücelere benzerler ve hiçbir zaman eşeysel olgunluğa erişemezler. Zeka düzeyleri çok düşüktür ve dört ya da beş yaş zeka düzeyinin üstüne çıkmaları nadirdir. Eksiklik belirtileri gösteren bebeklere hormon verilerek kretinizmin tedavi edilmesi, asla kuşkusuz, modern tıbbın başarılarından biridir.
Her ne kadar hipetiroidizmin birçok belirtisi -örneğin yavaş kalp atımı, obesite, fiziksel zayıflık ve zeka geriliği- düşük BMH’ın sonuçları olabilirlerse de diğer belirtiler, özellikle kretinizmde görülenler bu yolla kolaylıkla açıklanamaz. Bir örnek, kretinlerin vücudundaki çok anormal protein dağılımıdır; bunların derisinde aşırı oranda glikoprotein vardır -şiş görünmelerinin sebebi budur- ve kan plazmasında anormal derecede yüksek protein derişimine rastlanır. Fakat bunların böbreklerinde ve karaciğerlerinde ciddi protein yetmezliği vardır ve dolayısıyla belirgin biçimde gelişme geriliği gösterirler.
TH verilmesi tüm bu belirtileri yok eder. Böylece açıkça görülür ki, TH, proteinlerin sentezinin ve dağılımının düzenlenmesinde mühim bir rol oynamaktadır. TH’nin protein metabolizması üzerindeki tesiri, bunun, gelişmenin birçok yönü üzerindeki genel rolünün sadece görünür bir kısmıdır. Bu hormon olmaksızın, omurgalıların çoğu normal ergin haline gelemezler ve işlev göremezler. TH, sadece, normal büyümeyi sağlayan proteinlerin sentezi için gerekli olmakla kalmayıp, testislerin ve ovaryumların işlevsel olgunluğa erişmeleri için de gereklidir ve hipofiz bezinden salgılanan büyüme hormonuyla sinerjetik olarak tesir edip iskelet gelişimine de katkı sağlar. Birçok aşağı organizasyonlu omurgalıda TH, metamorfoz (başkalaşım) ve deri değişimi için de gereklidir.
1961’de bir başka tiroyit hormonu, kalsitonin keşfedildi. Bunun işlevi TH ile ilgisiz olup, en temel tesiri kanda aşırı kalsiyum derişimini önlemektir. Aşağı organizasyonlu omurgalılarda kalsitonin ayrı bezler (ultimobranşiyal bezler) tarafından yapılır. Memelilerde bunların karşılığı olan doku, embriyonik gelişme sırasında tiroyitle kaynaşmıştır.


https://www.sciencedirect.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir